cenabet

Günlerden bir iş günü. Havalar henüz serinlememiş ama sabahları 19 derece civarlarında sıcaklık. Hayatında dengeyi yakalama peşindeki bazı çalışanlar gibi ben de işe bisikletimle gitmeye yelteniyorum. Bundan bir önceki işimde de aynı sevdaya yakalanmış ama iş yeri Barbaros Yokuşu’nun tepesinde olunca egzoz dumanı içerisinde bu yokuşu çıkacağıma bir paket sigara içerim daha iyi deyip vazgeçmiştim. Şimdiki iş yerim Kefeliköy’de. Bilmeyenler için sahil şeridinde Tarabya’nın ilerisinde kalıyor diye açıklayayım. Kefeliköy bisikletle gitmeye uygun. Evden uzaklık yaklaşık 20 kilometre. Yol keyifli. E daha ne!
Mesai 8’de başlıyor. 7:40’da iş yerinde olup mümkün olduğunca elimi yüzümü temizlerim; 6:40’da evden çıksam yeter diye hesap yapıyorum.
İş kıyafetlerimi bisiklet heybeme tıkıştırmış, tatlı tatlı başlıyorum pedallamaya. Kuruçeşme’ye kadar trafiksiz caddelerin tadını çıkarıyorum. Dükkan açan esnafa selam vermeler… Keyfim yerinde. Kuruçeşme’de karşıdan esen rüzgarı hissediyorum. Challenge accepted! Bas gaza aşkım bas gaza!
Arnavutköy’den Bebek’e inen hafif yokuştan istediğim verimi alamayıp da pedallamaya devam etme ihtiyacı hissedince tadım kaçıyor az. Planladığım vakitte ofiste olmak için abanmaya başlıyorum. Yollar nispeten boş, sağımda deniz.. oh..

Kefeliköy’e yaklaştığımda iş yerimin olduğu “otoban”a girmeden ara sokaktan gitmek için geçebildiğim bir yerden yolun karşısına geçmeye karar veriyorum. 100 m gibi bir uzaklığı trafiğin tersine gitmem demek bu. Deniz kenarında balık tutan bir kaç kişi var, yol boş. Karşıya tin tin geçerken karşı yönden hızla gelen motoru fark ediyorum. Gök gürültüsü gibi ses çıkardığı için “enem hızlı geçem bu beni görmez” diye pedala abanıyorum ve hızımı alamayıp tekeri kaldırıma sürttürüyorum. Dengem kayboluyor, kendimi tatlı tatlı kaldırıma bırakıyorum.
Motor durmadan geçip gidiyor elbette. Ben de sallamadan ayağa kalkıp gidecekken balık tutanlardan biri “İyi misin?” diyor. “İyiyim ben ya dizimi sürttüm sadece.” deyip yırtık taytımı gösterip sırıtıp basıp gidiyorum.
Hedeflediğim gibi 7:40’ta ofisteyim. Gıcıklık olsun diye peyzajın ortasına bir ağaca kilitliyorum bisikleti. Ofise çıktığımda iş yetiştirmek için erken gelen bir arkadaşım günaydın diyor. Çantalarımı bırakıp kadınlar tuvaletine..
Yüzümü yıkadıktan sonra, dizimdeki sıyrığı yıkarken içerideki hatun tuvalete giriyor. “Aaa iyi misin? N’oldu? Düştün mü ya? Nasıl oldu?”
“Yeaa bir şey yok sürttürdüm sadece.”
“Temizleyelim mi? Yara bandın var mı?”
“Yeaa gerek yok zaten ufak. Ben giyineyim.”
Bi süre daha “Emin misin?”, “Ya valla bak iyiyim.” şeklinde mücadele ettikten sonra hatunu başımdan savıp giyinmeyi başarıyorum.
Bundan sonraki 10 saat bildiğin iş.
“Oh yeah vuhuu!” diye başlıyorum dönüş yoluna.
Tarabya’da tüm arabalar solumdan vızır vızır geçerken yine karşıdan esen rüzgara okkalı bi’ küfür sallıyorum. Sabahın o tatlılığından eser yok. Trafik leş. Kamyon bile var!
Kendimce kamyonlarla yarışarak Baltalimanı’na kadar geliyorum ama rüzgara karşı kasmaktan yorulmuşum zaten. Polisevinin oralarda tekerimin patladığını fark ediyorum.

Bundan bir kaç gün önce Beşiktaş’ta bisikleti kilitlediğim yerde sele altı çantam çalınmıştı. Ne yedek iç lastik ne yama seti.. Off mal mısın kızım yaa yedek iç lastik 5 lira mı ne! Patlayacağı varmış neyse..
Bisikleti bıraksam mı diye düşünürken, taksinin teki yavaşlıyor daha ben el etmeden.
“Bisikleti de alır mısın?”
“Nereye gidiyorsun? Bagaja sığar mı?”
“Ön tekeri çıkaracağım, sığdırırız.”
Bagaja sığdıramıyoruz ama ben adamın konuşmasına bile izin vermeden arka koltukların araya tıkıyorum bisikleti. Ön tekeri de atıyorum bagaja. Adam uyuz oldu. Koltuklar yağ oldu mu diye baktı.
Dolayısıyla ön koltukta yerimi alıyorum.
Normal bir günde taksiyle eve gittim tekeri yama yaptım diye bitirmem gerek hikayeyi ama bugün cenabet.
Ön koltukta oturunca taksiciler hep muhabbet açıyor zaten. Bisikletle başlıyoruz muhabbete, o da motor seviyor. İstanbul trafiğinde zor değil mi?
Sonra öğrencisin sanırım diye devam ediyor. Okul mokul, iş güç konuşuyoruz. Kaç para kazanıyorsun? Benim bir müşteri var bankacı, şu kadar kazanıyor ama haftada 80 saat çalışıyormuş. Vay anasını!.. Taksiciler de çok çalışıyor hayat boyu yapılacak iş değil yani. 30 saattir arabadayım inanır mısın?
Sonra memleket.. Aa benim bir arkadaş askerliğini orada yaptı.
En sonunda muhabbet İstanbul’daki hayatımızdan memnun olup olmamaya geliyor. Taksici Beşir benle ilgili tespitini dile getiriyor (bu sıralarda eve yaklaşmışız): “Sen iyisin yaa.. Keyif alıyorsun hayatından. Gitmezsin sen. Tutturmuşsun düzenini. Senle birgün bi rakı içelim ne dersin? Rakı-balık..”
Yan gözlen bakıyorum: N’oluyo la? Herif yazıyor mu hakikaten muhabbet mi etmek istiyor? E tabi ki yazıyor kızım saf mısın!
Adamı şaşırtıp “Tamam” diyorum. “Numaranı ver ben ararım seni.”
Eli ayağına dolaşıp telefonunu çıkarıyor. “Sen ver numaranı burada bekleme yapamazsın ben sonra çaldıracağım seni..” (o sırada arabalar kuyruk olmuş dat daat).
Numarasını bağırıyor bisikleti tıktığım yerden çıkarırken. Ben de ayarsızca ayı gibi kapattım bagajı.
Hadi bay.
Bisikletin tekerini olduğum yerde takıp tin tin eve doğru yolun karşısına geçiyorum.
“Çaldırmadın hala!” diye bir ses duydum arkama baktım: Bir tur atmış geri gelmiş Taksici Beşir ama trafikten duramayıp basıp gitti.
“He hee çaldıracam bi’ dur hele”

Posted in yok | Leave a comment

“İnsan yiyen aslanların oradan geçeceğiz ama gece çıkıyormuş onlar” – 19.10.2013

ikinci gün

Dun aksam yemeginde “sabah 4’te kalkip, kahvalti edip, 5’te yola cikacagiz” dendiginde benden soyle bir ses cikti “hehehehahahahaha”. Benden baska kimse gulmedi. Saka yapmamislar, gercekmis. Aglayarak yatip aglayarak uyandim. Ilk kalkip hazirlananlardan biri de bendim. Grubun Alman’i. Highway View Hotel’in tum odalari doldu dun gece ve her odanin kapisinda da bisiklet vardi.

2013-10-19 06.46.04
Continue reading

Posted in Afrika bisiklet turu, Bizim Gezi Yazılarımız | Tagged , , | Leave a comment

“Hep yokus asagi oralar” dediler gittim – 18.10.2013

“Nairobi’nin rakimi 1800m, Mombasa’nin rakimi sifir. Saldinmi assagi Mombasa’dasin…”

Daha once bir bisiklet turu yaptim. Kendi basima. Hizima, molalarima benim karar verdigim, yorulunca hemen bir agac golgesi bulup yerlestigim bir turdu. Viyana’dan Istanbul’a gelmistim. Simdi ise dogu Afrika’dayim. Ise giderken bisiklete biniyorum. 2 tanecik yokus cikiyorum diye kendimi kondisyonlu saniyorum. Sik sik bozulan bisikletimi tamirciye goturuyorum. Ve bir gun bu tamircide bir duyuru goruyorum; “Nairobi’den Mombasa’ya bisiklet turu! Siz de bize katilin!”.

2013-10-22 08.02.09 HDR

Zor olacagini bile bile gidiyorum. Iste bu hikaye, bir piknikcinin Afrikalilarla sidik yaristirmasinin hikayesi…

Birinci Gun – 18 Ekim 2013

Bu benim Nairobi’de kullandigim bisiklet. Sahibi kara buyu yaptigini icin sik sik bozulan, dunyanin parasini harcadigim ama “deger benim bebeyime” dedigim pisikletim:

2013-09-29 17.04.54

Sabah 4 bucukta kalktim. 12 kilometre otedeki sehir merkezinde bulusulacak. Bisikletin ayna kolu yamuk, zincir her pedallamada on arttiriciya surtuyor. Hic profesyonel degil, hatir hutur sesler cikara cikara bulusma noktasina variyorum. Simdiden yoruldum. Sabah bisiletimi tamir etmeye soz veren cocugu yolda goruyorum. Onden gidecek olan gruba katilacakmis. Bulusma yeri her zaman gittigim bisikletci. Herkes bir el atiyor ama bu bisiklet duzelecek gibi degil. Hemen biri evi ariyor, bir digeri  arkadasini. Bir dag bisikleti getiriyor guclu ama zayif afrikali cocuk sag eliyle ittire ittire. “Al iste bununla gideceksin, hadi hemen yola cikiyoruz!

2013-10-20 09.41.10

Herkes gruplar halinde ayrilmaya basladi ve ben sona kaldim. Herkesin yaris bisikleti var benim kamyoncu gibi dag bisikletim var. Uffff hadi gidelim (yalniz herkes beni bekliyo gitmek icin ve ben trip yapiyorum). 4 kisi kaldik. Gruptaki tek kiz ben degilim neyseki, siyah bir kiz daha var. Gruptaki tek beyaz da ben degilim. Amerikali suratsiz bir cocuk buraya is aramaya gelmis 1 ayligina ve bisikletini de getirmis. Ama o onden hizli gidenlerle gitti. Kimse yaninda birsey tasimiyor, herkes bizi sonradan takip edecek olan arabaya birakti esyalarini. Lastik tamir malzemelerini ve sularini tasiyorlar birtek. Ben kucuk bir canta icinde kuruyemis ve ilk yardim malzemesi tasimaya karar verdim. En cok korktugum sey aclik.

Yola ciktik, Istanbul trafiginden beter bir trafikte sehrin disina dogru aralardan artis hereketlerle suzule suzule ciktik. Birbirimizi ordek yavrusu gibi takip edip araya 20 santimden fazla bosluk vermedik, yoksa hemen araba giriyor araya. Derken beyaz bir araba sag yanimizdan gecti (burda trafik soldan), onumuzden dogru birden sola kirdi. GUM!. En ondeki cocuk arabanin altinda surundukten sonra kenara savruldu. Frenlere asildik 1’er santimle kurtardik arkadaki 3 kisi olarak. Cok sakinim ama deliriyorum. Ellerim titreyerek ilkyardim malzemelerini cikardim. Bir yandan sofore bagiriyorum:

“NASI BI MALSIN LAN SEN! SENIN TEK YAPMAN GEREKEN O KOCA KICINLA ARABADA OTURUP AYNALARI KONTROL ETMEK VE SEN BUNU YAPMIYORSUN. SENIN GOZUN VAR, BEYNIN VAR AMA BUNLARI KULLANMIYORSUN. GERIZEKALISIN SEN. CEKIL DOKUNMA O PIS ELLERINLE! DEFOL! SEN BU COCUGU OLDUREBILIRDIN. SEN NASIL BIR HATA YAPTIGININ FARKINDA MISIN? SENIN BIR SALAKLIGIN BIR INSANI OLDURUYORDU!…”

Sonra donup cocuga baktim, dizleri kollari ve omzu kanarken cocuk tutmus bisikletimde bisey varmi diye kontrol ediyor. Akli gitti bisiklete birsey olacak diye. Sonra bir de ona atarlandim. “Duzgun dur! Simdi yaralarini temizleyecegim.” Ellerim titreyerek temizledim, krem surup kapattim. Siyah deri kanayinca cok da dramatik durmuyor bizimki gibi. Ama icindeki et yine beyaz, kani temizleyince beyaz et cikti sasirdim.

Marry (diger kiz) dua etmeye basladi korkudan. Hadi hadi devam diyerek toparlanip yola devam ettik. Sanayi bolgelerinden gectik. Ben hala yokus inecegiz diye bekliyorum. “Yokus asagi yol ne zaman baslayacak ya” diye soruyorum, guluyorlar.

2013-10-18 11.00.05

Ruzgar, sicak, dunyanin en zehirli mazotuyla calisan minibusler, otobusler, onbinlerce tir  ve yokuslar. Bisiklet boyuma uymuyor, her yanim agriyor. Allahim nedir bu cile! Ilk mola yeri nerede diye soruyorum 40. kilometredeyken, kimseden ses cikmiyor. Artik metal muzik de gaz vermiyor. Yen favorim Asian Dub Foundation. Gec gelen mutluluk.

Agliyorum. Cisim geldiiii, aciiiim, cok sicak, cok soguk, kicim agridi, basim agriyo falan artik sacmaliyorum. Salama denen koye variyoruz. Ben kaskimi cikarim tek birsey soyluyorum; “Ben bugun 1 metre daha gitmem!”. Ve gitmemiz gereken 90 km daha var. O kadar yorgunum ki acligimi hissetmiyorum. Onlar yemek yerken Marry sadece meyve yiyor. Ben de agzim yorgunluktan ayrilmis, dudaklarim catlamis, omuzlarim haslanmis bir sekilde karsilarinda konusmadan oturuyorum.

2013-10-18 12.57.16

Sonra yolda karsilastigimiz bizim gruptan iki bisikletciyle birlikte yola cikmaya hazirlaniyorlar. Gelmeyecegimi anlayamadilar. Bir sure onlara bunun bir saka olmadigini, arkadan takip eden arabayi bekleyecegimi anlattim. “Ya Merve en zor kismi tamamladin, bundan sonrasi hep yokus asagi!”. Bi siktirin gidin sizin yalanlariniza karnim tok artik. Iste buyrun egim haritasi:

Screen Shot 2013-10-24 at 10.29.06 PM

Marry’nin gonlu razi olmadi. Benimle kalmaya karar verdi. Iki kiz, karsimizda bize sigir gibi bakan mahallenin gencleriyle bas basa kaldik. Sonra takip arabasini kullanan bisiklet tamircimi aradim, ogrendimki basina bir suru sey gelmis arabanin, lastigi patlamis. Yalan mi dogru mu bilmiyorum ama tam 5 bucuk saat o koyde bu arabayi bekledik. En son kendimizi koyun birahanesinde icerken bulduk.

2013-10-18 16.11.26

Bu bes bucuk saat boyunca 3 evlenme teklifi aldim. En son Masaai’nin yerlileri 150 inek vermislerdi bana, buradakiler de donumlerce KHAT tarlasi bahsetti. Khat boyle ciyneyince zihni acan, azicik da kafa yapan, bardakilerin butun gun cignedigi bitki.

wn20130910s1a-870x541

Derken yagmur basladi. Biz koylulerle ve mustakbel kocalarimizla vedalasip arabaya atladik. Trafik, kaza, polis derken 2 saatte 90 kmyi bitirip ilk gece konaklayacagimiz koye geldik. Su yok, elektrik yok. Afrika fakir ulke. Dus almak luks. Damla damla akan suda dus aldim, cunku bozulan psikolajimin yerine gelmesi lazim. Aksam yemegine gidecek halim yok, kimseyle konusmak istemiyorum. Gruptan neredeyse hic kimseyi tanimiyorum, cunku herkes 5 saat once vardi buraya. Tanismak istemiyorum. Uyumak istiyorum. Ama acim. Neyse tir soforlerinin yol boyu park ettigi tozlu toprakli yerlerden yuruyup kamyoncu lokantasina gittik. Spagetti ve kiymali sos. Ama oyle bir doldurmuslar ki tabak iki kilo. Hepsini yedim. Sonra uyudum. Odanin yataginda kulaga kacanlar yuruyordu. Ustune yattim hepsinin. 103 km.

2013-10-19 06.47.03

Posted in Afrika bisiklet turu, Bizim Gezi Yazılarımız | Tagged , , , , , | Leave a comment

31.07.2013 Gümüşdere – Kısırkaya orman katliamı

3. köprü ve Kuzey Marmara otoyolu söylentileri başladığından beri zaten huzursuzdum. Köyün delisi gibi senelerdir her mecrada, her sosyal ortamda bu projenin İstanbul için bir facia olacağını paylaştım durdum. Fakat ulaşabildiğim sınırlı insan ve malum medyanın konu hakkındaki karartması çok az insana ulaşmama sebep oluyordu. Fakat daha da önemlisi paylaştığım insanlardan da beklediğim ilgiyi göremiyordum.

Sanırım insanların tepki göstermesi için bazı şeyleri gözlerine sokmak gerekiyor. Medya ve mevcut yaşam düzenimiz bizi öyle tepkisizleştirmiş ki bir ağaç kafamıza devrilmeden sesimizi çıkarmaz hale gelmişiz. Gezi olaylarında da başımıza gelen tam buydu. Taksim meydanında amcalar teyzeler gençler aslında aylardır yağmur çamur demeden bildiriler dağıtıyor, imzalar topluyor, megafonlarla birebir insanları bilgilendiriyordu. Buna rağmen insanlarda çok tepki yoktu, taa ki iş makineleri parka girene kadar. Mekanın simgeselliği, aşırı göz önünde oluşu, STK’ların özverili çalışması, başbakan’ın otoriter hukuksuz tavrı ve polis şiddeti insanların ayaklanmasına sebep oldu ve park şimdilik kurtuldu.

3. Köprü temel atma töreni tam da bu döneme denk geldi. Başbakan İstanbul’un ölüm fermanının imzalayacak projenin temelini atarken bile “siz ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın, biz kararımızı verdik, Topçu Kışlasını yapacağız” diyerek gündemi Gezi Parkına çevirmeyi başardı. Köprü ve Otoyol projesiyle ilgili tartışma da gene başbakanın belirlediği gündemle genel olarak Yavuz Sultan Selim ismi ve devlet eliyle Alevilere uygulanan ayrımcılıkla sınırlı kaldı. Burası kafalardan uzak ama insanlar hayatlarında oluşacak değişimin, tahribatın ve aslında buranın kendilerine ne kadar yakın olduğunun farkında değil. Burada binlerce Gezi Parkı üç beş şirketin şahsın rantı uğuruna katlediliyor. Hani kurbağa yavaş yavaş ısınıp kaynayan suyun içinde öleceğini anlamazmış ya tam öyle bir durum söz konusu. Tek tesellim Gezi olayları ve ardından şehre yayılan mahalle forumları sayesinde konu artık gündemde, insanlar durumun farkına varıyor.

Eskiden beri girdiğim bir orman rotası vardı. Hatta yaptığım gezi ve izlenimlerimi burada da daha önce paylaşmıştım. Evimiz bu rotaya yakın, insanlar yoğun gündemle boğuşurken yaklaşık bir aydır ormanın içinden motorlu testere ve iş makinesi sesleri gelmekteydi. Nihayet geçen hafta evin karşısındaki tepenin üzerindeki ağaçlar kesilmeye başlandı ve iş makineleri görüş alanımıza girdi. Zaten Atlas Dergisi Temmuz sayısında çıkan fotoğraflar yeterince midemi bulandırmıştı. Bisikletime atlayıp ne olup bittiğini bir de kendim göreyim dedim. Hanıma da rescue verdim, bak dedim şu tarafa gidiyorum foto video çekeceğim, dayak falan yiyebilirim, şu saate kadar dönmezsem haberin olsun.

İnsan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın gördüğü manzara karşısında uğradığı şok tarif edilemez. Uzaktan kel tepeler şeklinde gözüken kesim alanlarına yaklaştıkça durumun vahameti ortaya çıkıyor. Hükümetin yaptığı sınırlı bilgilendirmenin de yalan olduğu ortaya çıkıyor. Ormanın kıyısından geçecek denmiş, yalan. Zaten çok büyük bir alan değil ki Belgrad ormanı, tepedeki yangın kulesine çıkınca İstanbul’un korkutucu silüeti, bütün büyük kuleler sanki elini uzatınca değecekmiş kadar yakın. Ormanın kıyısı dedikleri devasa bir orman alanı bölünmüş vaziyette. Ormanın kuzeyi ve güneyi arasındaki ilişki tamamen kesilmiş. Viyadükler olacak, otoyol tepeden tepeye atlayacak denmişti, yalan. Tepelerin arasındaki çukurluk alanlar da tamamen traşlanmış. 50-100 metrelik şeritler halinde orman alanları ay yüzeyine çevrilmiş. Ve Gümüşdere’nin hemen güneyinde istiflenmiş korkunç miktarda kesilmiş ağaç var. Birkaç ağaç falan değil, yüzlerce metrelik odun yığınları. Fakat bu katliamı ağaç sayısına indirgememek lazım. Her ne kadar şimdiden yüzbinlerce ağaç kesilmiş olmasına rağmen asıl kaybedilen “ormandır”. Yaşanacak orman kaybı da sadece kesilecek ağaçlarla sınırlı olmayacaktır. 3. Hava alanı ve etrafında oluşacak yerleşim, Durusu – Çiftealan Köyleri arası otoyolun kuzeyine kurulacağı rivayet edilen milyonlarca kişilik yeni şehir, otoyolun Göktürk çıkışı ve kavşağı etrafında oluşacak yerleşimler (bkz. Kavacık, Ümraniye) mevcut ormanın en az yarısını bitirecektir. Zaten esasen bu yol da bir hiçliğin ortasında, inşa edilecek bu projelere altyapı olsun diye tamamen rant amaçlı yapılmaktadır.

Kuzey rüzgarlarıyla şehre oksijen pompalayan dibimizdeki ormanı yok ediyoruz. Mevcut su kaynaklarımızı korumadığımız gibi Melen çayını kurutup, İğneada’dan su taşımaya çalışıyoruz. İğneada’dan gelen suyu depoladığımız Durusu gölünün yanından da yol geçirip hava alanı yapıyoruz. Bütün bunları hangi mantığa sığdırdıklarını merak ediyorum, gelecek nesillere kim hesap verecek?

Katliam da tam şu anda olanca hızı ile devam etmekte. Şehrin geleceğini kurtaracak halk tepkisi ne kadar yeterli olacak önümüzdeki günlerde göreceğiz.

 

Fotoğraflara da buradan bakabilirsiniz..

Posted in Gezenlerin Yazdıkları, Gezi Yazıları, yok | Leave a comment

19. gün “Dağdan indim, medeniyeti beğenmedim” 17.07.2012

Dun gece cok uzun bir sure uyuyamadim. 1 tarla otesinde uyudugum ciftlikteki hayvanlarla dagdaki vahsi hayvanlar birbirleriyle konustular butun gece. Bir an geliyor hep birlikte cilgin gibi bagiriyorlar, kurt ulumalari da araya renk katiyor. Zannedersin ki Chupacabras gelmis, kecilerin memelerinden baslamis yemege.

907387_b6bb_625x1000

Gece donarak uyudum, rakım kaçtı hatırlamıyorum ama cok soguktu. Sabah gunes dogarken cis yapmaya ciktim, buz gibiydi her yer.

P1020354

Ve fakat sabah yine hamam olmus cadirda uyandim. Etrafta atlar ve keciler otlamaya cikmislar, onlara cobanlik yapan da 2 tane kopek var. Kopeklerin cinsi Maske’nin kopeginden:

milo_mask

Acayip telaslilar. Benim gelisime sahit olmadilar yoksa sokmazlardi oraya. Sabah geldiklerinde oradaydim. Once uzaktaydilar, cadirdan cikinca gormediler beni. Sonra bi tanesi gordu, hemen otekine haber verdi. Dik dik bakmaya basladilar, hemen kontrole geldiler, efrafimda iki tur attilar telasli telasli. Sonra bidey demeden gittiler.

Sakin sakin toplanip yola ciktim. Dun tirmandim, bugun inis gunu. Dagdan deniz seviyesine inecegim. Cikolata diye sayikliyorum, tatli biseyler. Sonra onu gordum:

P1020359

Incirci kiz. Dunyanin en guzel kizi. O sagdaki kovanin yarisini yedim herhalde. Sonra borcum ne kadar bacim deyince, yok olur mu ya borcun morcun yok dedi. Ya sen ne iyi bi kizsin, daglarin temiz kalpli kizi.

Sonra daglarin yamaclarindan dolana dolana, guzel manzali yerlerden gecip denize indim. Turistik yermis meger burasi, kamping fiyatlari haddimi asiyor. Ucuzunu bulana kadar 5km dolandim etrafta. Buldum bulmasina, yerlestim, cok guzel tamam aile kampingi, cok cocuk var ama olsun derken kamping gercek yuzunu gece olunca gosterdi. Animasyonlar basladi. Aksam ustu 4’ten gece 12’ye kadar. Nereye kacacagimi bilemedim. Kumsala gittim ay isiginda huzur bulurum diye, bir baktim karanlikta farkedilmeyen kara adamlar var. Gunduz oyuncak ,bilezik, semsiye satan hintliler gece cuklerini kasiyarak sahilde geziyorlar. Yok burasi tehlikeli. Bar falan yok mu etrafta, bir bira iceyim, yorgunum zaten hemen etkisi gosterir sonra uyurum… Yok bar mar. Diger kampinglere gitsem durum ayni, her yerden sacma sapan bangir bangir muzik sesi geliyor. Hatta onlar gece 4’e kadar devam ediyormus, bizim kamping 12’de bitiriyormus. Kavga cikarsam tek basimayim, cocuklu ailelerle savasamam. Kulaklarima pamuklar soktum, huzur istiyorum uyku istiyorum diye aglayarak uyudum.

Screen Shot 2013-05-20 at 2.54.41 AM

Posted in Tur 2012 | Leave a comment

18. gün “SPD ile mağaraya” 16.07.2012

2012-07-16 12.25.43

O cift kisilik yatak o kadar rahat ve o kadar temizdi ki cok uzun bir sure uyuyamadim. Rahatliktan rahatsiz oldum resmen. Saati sabah 7’ye kurmustum  ama 11’de uyandim. Sivrisineksiz ve serin bir gece. Evde espresso makinesi vardi ve galiba 4 tane falan ictim, dolaptaki kurabiyeleri bitirdim. Super evin bahcesinde ordan oraya dolanip oglen sicaginin gecmesini bekledim. Tuvaletteki Italyanca ateist derginin resimlerine baktim.

2012-07-16 12.46.20

O arada toparlandim, dus yaptim, fren tamir ettim. Dun gece Pino (mimar adam) bana yeni rota cizdi. Bugun daglari asip direk denize gidecegim. Gececegin yerler cok guzel ve ulasacagin sahil Italya’nin en guzel sahillerinden biri dedi. Oradan da Napoli’ye trene bin, oranin yollari cok sikintili diye bol bol tembih etti. O arkamdaki daglar asilacak.

2012-07-16 14.17.42

1. dagin ustundeki koyu asip ikinci dagin ustundeki Pastena’ya geldim. Bu arada arkamda cok buyuk bir orman yangini var. Arkamda dedigim karsiki daglarda.

Yolun basindan beri magara tabelalari gorup duruyorum. Tam Pastena yokusunu cikarken arada bir kayalardan gelen soguk havayi hissediyorum. O sicakta oyle iyi geliyorki, kafami sokmak istiyorum o deliklere. Oha buralarin alti hep magara galiba. Turistik muristik, kesinlikle tabelalari takip edip gidiyorum o magaraya!

2012-07-16 16.29.48

Bugun deniz kenarina varabilmek icin baya gec kaldim. Sonra aklima kahvalti yapmadigim geldi. Magaranin orada vardir bufe nasil olsa deyip o yola saptim, 3 km sonra vardim Adam yalniz basina sokmam seni, 45 dakika sonra grup girecek onlarla girersin dedi. Eyi tamam o arada kahvalti ederim ve fren tamir ederim. Cunku arka fren patladi gelirken. Pit dedi ve tutmaz oldu. Bufeden 2 tost 1 sandvic 3 meyve suyu aldim, bittikce aldim ki birden urkmesinler diye. Devaminin gelecegini hissediyorum.

Rehber geldi, bakti bir tek ben varim bekleyen, sigarasini sondurdu ve girdik magaraya. Ohh sahane, serin ve sulu. Ama resmen otoban dosemisler iceri, belediye altyapi goturmus resmen; elektrik, telefon, su. Yine unutup spd ayakkabilarla girdim, ikinci magaraya girisim boyle. Tak tuk diye ses cikardilar ve hep kaydilar. Tek heyecanim bu oldu, yarasalar kufretmistir huzurlarini kacirdim baya. 1 km’si turistik olmak uzere toplamda magara icinde 3 km’lik yolu tamamladik. Ben de koye geri donup rotaya devam ettim.

Cok buyuk daglarin arasindayim, cok degisik duygular. Siz buyuksunuz, ben kucugum. Bir kusur islediysem affola. Af dileyesi geliyor insanin. Tum turun en manyak egimini tirmandim. Sonra tepede yine fren tamir ettim iniste olmeyeyim diye. Ustumu degistirdim, yokustan sonra pacamdan akti ter. Biraz indikten sonra gunes yuce daglarin ardindan batti. Ben de aksam oldu sandim. Kalacak yer bakinmaya basladim. Meger 2 saat daha surulurmus daha tam batmamis. Ama ben musait bir yere cadirimi kurdum zaten yoruldum ve aciktim. Yine muzlu rulo pasta sayikliyorum o saman rulolarini gordukce.

2012-07-16 19.47.06

Gunahlarim Aamet’in hesabina yazilsin.

46 km’cik.


Bike route 2030025 – powered by Bikemap
Posted in Tur 2012 | Leave a comment

17. gün “Zengin arkadaslarim var artik” 15.07.2012

Bir canlilik, bir hareket var diyorum dagin basinda, megersem bugun Pazarmis, herkes bahcede kahvalti yapiyor. Ben tarlanin ortasindan sicak tam bastirirken apar topar kactim. Birinin bahcesinin kapisini aralasam, selaminaleykum deyip otursam masaya… Tam da sucuklu yumurta mutfaktan bahceye dogru yol aliyor olsa, “hat hat sogutmadan” deyip en guzeline ramazan pidesini bansam, sonra bas parmagimla sucugu alip agzima soksam hepsini. Ve ayni sirayi takiben bitirsem o tavayi. “Sen misafirsin yavrum yiyeceksin tabi, gencsin de, heh he” deseler. Allahim. Sucuklu yumurta. Onun yerine 10km ilerideki koy kahvesinde espresso ile cikolatali KIROSAN yiyorum.

Colleferro denen yerden oglen sicaginda ciktim. Arada bir guzel manzarasi olan SS6 numarali kamyon yolunu takip ederek gidiyorum. Roma’daki kazadan beri belim ve ayak bilegim biraz agriyor ama o frenlerin surtmesi dunyadaki en sinir bozucu sey oldugundan diger dertleri unutturuyor. Frenleri surtturerek yokus cikiyorum. Psikolojim toparlayamayacagim hasarlar goruyor. Muzigin sesini ne kadar acsam da faydasiz. Ama sunu farkettim ki artik yokuslar aglatmiyor ve artik kilometreleri saymiyorum. Her baktigimda 10’ar atmis oluyor kilometreler. 60’i gectikten sonra saat yine 6 oluyor. Cunku hep gec basliyorum binmeye. Artik yavastan kalacak yer bakmanin zamani geldi.

P1020210

Ceprano sapagi kader aninin belirlendigi yer. Ya bilinmeze devam edecegim ya da Ceprano denen kucuk sehirde kalacagim. Giriyorum. Nehirli bir koy iste bi ozelligi yok derken kocaman terkedilmis sanayi cikiyor karsima.P1020211

Merkezde kalacak yer soruyorum. Bir otel bir de otoyola baglantinin orada bir bed&breakfast varmis. b&b’yi aramaya basliyorum ama araya otoyol girince umidim kesiliyor. Otel de 4 yildizliymis zaten… Neyse coban gibi ortalarda dolanirken atolyelerini boyayan bir arkadas grubu goruyorum. Hemen sesli fren yapip soruyorum var mi buralarda kalacak yer diye. Ingilizce sikinti oluyor, arkadaslarina telefon ediyorlar tercume icin. Tum grup isini gucunu birakip seferber olup dusunmeye basliyorlar ama dusun dusun bulamiyorlar bi yer. Nehir kenarina cadir atsam mahallenin picleri rahat birakmaz, zaten kiz basina gitme diyorlar. Ben huzunlu bakislar atiyorum, sizin hep eviniz var di mi buralarda, oh kimbilir ne rahattir diye duygu somurusu yapiyorum. Derken bir tanesi uzun uzun bakiyor, sanirim arkadaslarina “ay ne idugu belirsiz hirli midir hirsiz midir, ay ama kiz basina ya, cok pis ama bi yandan da ter ve pislik icinde, ama ben de bir anneyim onu boyle birakmaya vicdanim elvermez” gibi seyler soyledigini tahmin ettigim bir vicdan muhasebesine basliyor. Sonuc olumlu, beni evlerine almaya karar veriyor. Ama sehir icindeki evlerine degil de 3 km otedeki yazlik evlerine gidiyoruz. Hemen oradan bir arkadaslari bisiklet bulup bana eskortluk yapiyor, digerleri arabayla gelecek. Yolda italyanca-ingilizce sacmaladiktan sonra mukemmel bir yere variyoruz.

Beni davet eden kadinin esi burayi, yani yazliklarini, ahsap bot yapmak icin atolye olarak kullaniyor. Hobi olarak tabii, aslinda avukat ve mimar (yuh). Esi de avukat ve ayni zamanda dunyada sadece 5 ulkede olan Demokrat-Ateistler partisinin Italya kurucusu.

P1020214

Oha lan cennete dustum resmen. Guzel bir dus yapiyorum, kirlileri bir torbaya dolduruyorum. Yemekten once arkadaki havuzda bira keyfi yapiyoruz! Aksam beni merkeze yemege goturuyorlar. Yemekten once merkezdeki evlerinin camasir makinesinde les gibi camasirlarimi yikiyorum. Sonra ekxtra otesi karisik pizza soyluyorum, masadaki diger insanlar peynirli ya da brokolili yerken. Sehrin tarihi, politika ve geyikten sonra arkadaslarinin actigi bir sokak sergisini geziyoruz. Konu su eski sanayi bolgesinde calisan iscilerin hayatlari. Burasi aslinda iscilerin yasadigi bir koymus, hepsi o kagit fabrikasinda calisiyormus yillar once. Can sesleriyle is basi yapip, can sesleriyle paydos yaparlarmis, o yuzden sergide fonda hep can sesi vardi. Sanat sepet… Sonra cipleriyle beni yazlik evlerine birakiyorlar, anahtari elime veriyorlar ve bu ev senin bu gece haydi iyi uykular deyip vedalasip gidiyorlar.

Cift kisilik supersonik yatak ve tum ev benim. Buzdolabindakiler de tabi…

78km


Bike route 2025275 – powered by Bikemap
Posted in Tur 2012 | Tagged , , , | Leave a comment

16. gün “Çildirmiycam” 14.07.2012

Bi uyandim 2 kisi yattigimiz 4 kisilik odada 5 kisiyiz, nasil bunalmisiz. O ranzayi ne ara getirdiler hatirlamiyorum. Ama artik Korean Guest House ne yaparsa sasirmiyorum. Kahvaltiya inmeyi bu sefer unutmadim. Adam beni kolumdan tutup esnaf lokantasina goturdu, benim yerime bir kahve bir pogaca soyledi sagolsun. Hic bir beklentim olmadan gittigimden mutlu oldum.

2 gundur icin icin beni yiyen soru olan ‘Nasil cikacagim bu sehirden?’ sorusunu sormanin vakti geldi artik.  Neyse yine hic arastirma yapmadan ciktim yola, sora sora bulurum diye. Bok bulurum. Once sormadan 2-3 farkli cikis denedim, hepsi otobana cikti. Don geri, basla sormaya. Sora sora sehri 2 kez turladim, yok olacak gibi degil. Dedim burasi Istanbul’a benziyor taksici agabeylerime danisirsam yardimci olurlar. Sonra sigara icen taksici agabeylerim uzun uzun acikladilar sagolsunlar, ben de sabahtan meslektaslarina ettigim kufurleri geri aldim. Ama o tarif ettikleri kilit noktaya, otoyola cikmayan tek 2. derece yola ulasabilmem icin 50 kere daha sormam gerekecekti. Roma bana hapishane oldu.

Derken yasli bir bisikletli amca benimle sohbete basladi, hem suruyoruz hem “where are you from?” muhabbeti yapiyoruz. O sagolsun beni sapaga kadar goturdu ki 20 dakika surdu oraya varmamiz. O sirada kahvalti etmedigim aklima geldi ki bisiklet yalpalamaya basladi. ‘ooooley lastik patladi oh beeee en sonunda’ diye sevindim. Saga parketmis bir meyve kamyonunun onunde durdum, hem yedim hem tamir ettim. Domates salataligi kasadan cektim ekmegime peynirime katik ettim. Ustune armut, kiraz, seftali, karpuz.

P1020150

Bisiklete el atmisken dunku kazada agzi yuzu yamulan frenlere de el atayim dedim ama yok, ya tutmayacaklar ya otecekler. Az otecek sekilde ayarlamaya calisip yuklemeyi yapacaktim ki tamir edip yerine taktigim lastigin havasi yine indi. O zaman dis lastikte bir parca var delen dedim, ki dogruymus, diken cikti.

P1020153

Neyse karnimi doyurdum, yuklendim yola ciktim, 2 saat boyunca frenleri otture otture devam ettim. Hava cok sicak, onumde Mc. Donalds yukseliyor, acim. Soguk kolayla hamburger ne guzel olurdu… Yok oyle yerlerden yemeyecegim, kendi hamburgerimi kendim yaparim ben. Kadinin gucunu goster Merve. Hemen yol ustundeki Bim ayarinda markete girdim et aldim. marketin otoparkinda pisirmeye karar verdim. Cunku yol ayni Izmit yolu gibi komple market ve outlet dolu, baska musait yer olmaz ben de acliktan olurum diye korktum.

Cok ruzgarliydi. Tam kofteleri pisirecekken tup bozuldu. Kafami bi kaldirdim basimda evsiz bi amca var, elleri arkaya kavusturmus siritarak bana bakiyor. O sirittigi agzinda da toplam 2 dis var; biri altin digeri curuk.

“Birraavo” dedi. Amca cok acim, cok sinirliyim, tum evsizleri toplasan hepinizi doverim bakisindan sonra gitti basimdan, 10 metre oteye oturdu. Ruzgardan ocak dogru durust calismadi, etlerin yarisi pisti yarisi cig kaldi. Sinirden ne yapsam derken hik hik diye aglamaya basladim. Amca bu arada guluyor kenardan. Ruzgari nasil keseyim, kendimi nasil sakinlestireyim derken kofteler en sonunda pisti. Amca yemegimin keyfini cikarmaya calistigim surec boyunca balgamli tukurdu, sonra da siktirolup gitti.

P1020155

Tam karnimi doyurdum, sigarami yakacagim, mahallenin picleri geldi. Sinyore sinyore, take foto, madam madam diye kamerali cep telefonlarini cikarip basima usustuler. Tuyme vakti geldi, deli kuvveti olur bunlarda bulasmaya gelmez, hemen toplanayim. Hemen toplanip ciktim ama yani bu kadar keyifsiz bir yol olamaz. Iskence gibi. Kalabalik, sicak, egzoz, laf atan picler, benzinlikler, outletler, oralara giren cikan arabalar. Napoli’ye kadar iskence basliyor.

Derken Artena denen mucizevi yere geldim tesadufen. Yakinlarda kriterlerime uygun tarla aradim; medeniyetten uzak ama cok da degil. Buldum bulmasina ama orada da keci otlatan deli coban vardi. Cok korktum hep deli gibi bagiriyordu. Cadirin disina cikmadim beni gormesin tepenin arasindan diye, cisimi bile tuttum. Kitap okudum, sonra cok serin ve rahat bir gece gecirdim. Sabah 5’te cise kalktim, yeniden yatip 8 gibi cadirin sauna etkisiyle uyandim.

At sesi duydum, aha dedim atli prens geliyor. Gercekten de geldi. Naabiyon la sen burda dedi. Tatil yapiyom dedim. Dikenlerin icinde evet, allah akil fikir versin diye soylene soylene gitti. Ileride ak sakalli dede olacakmis.

62 km.


Bike route 1932634 – powered by Bikemap
Posted in Tur 2012 | Leave a comment

15. gün “Su içene yılan bile dokunmaz” 13.07.2012

Bugün gebeş günü. Şehir çok büyük olduğundan, yürüyerek gezmekten çok sıkıldığımdan ve hava çok sıcak olduğundan bisikletle çıkıp hızlıca tur atıp odaya döneceğim. Yükleri odaya koydum, kuş gibi hafif olacağım bugün. Bir espresso içip bisikleti çamaşırhaneden (hostel işletmecisinin tabiriyle “Reservation and Internet Point”) çıkardım. İlk önce ünlü çeşmeye gittim. Bütün gün salak turistik fotoğraflar çektim-çektirdim.

Dün teşhisi koymuştum, burası İstanbul’dan beter diye. Araba trafiğini geçtim, yüzlerce ara sokaktan fırlayan, kural tanımayan scooterlar var, bunları sürenlerin çoğu benim gibi turist. Bisiklet neredeyse hiç yok sokaklarda. Avrupa kafasını İstanbul kafasına çevirip yola çıktım. Özlemişim, çok zevk aldım. Yer yer yokuşlar, arnavut kaldırımı sokaklar, kornalar, arabaların motorunun sıcaklığı, egzoz gazları, milimle aralardan geçmeler derken 2 saatte neredeyse tüm turistik yerleri bitirdim.

Kafam rahat eve dönerken park yeri olan yan yola girdim, hazır boşken su içeyim dedim. Sonra arkamdan bir arabanın yaklaştığını farkettim. Yaklaştı ve bana çarptı. Su içerken araba çarptı evet. Düştüm, bisiklet bir yerde ben sıcak asfaltın üstündeyim. Bu sıcaklık dışında bir acı hissetmedim ama kalkamadım o an, yol boşken acele de etmedim kalkmak için. Önce bir şoku atlatayım da… Adam arabadan inip yanıma koştu ve hemen söylenmeye başladı: “Ya işte biraz yer verseydin olmayacaktı böyle, azıcık bi sürttü araba sen de hemen panik yapıp kendini yerlere attın…”

“Sus” dedim, yavaşça kalktım. Bir yerimde bir şey yok gibi görünüyordu. Adam suratımın bembeyaz olduğunu söyledi, sonra o da çok korktu. E dedim, çok korktum ondandır, su içe içe yolun ortasından gidiyordum, kim dedi sana gel çarp diye?. Adam panik oldu, iyi misin, bisikletinde bir şey var mı demeye başladı. “Bir şeyim yok, sen yeter ki sus”.

Tamam arabayı park edip geliyorum dedi. O sırada şehrin dört bir yanına dağılan suluklarımı topladım. Elime, koluma, bacağıma baktım. Ayak bileğimin derisi yüzülmüş, sarı su akıyordu. Sıcak asfalta sürtünce olmuş demek ki. Bisikleti ters çevirdim, yerinden çıkan zinciri taktım, jant, vites kontrolü yaptım. Herşey normal gözüküyordu. Adam geldi, tamam dedim sıkıntı yok. Yaka kartında “FBI” gibi, polis gibi, özel gibi bir şeyler yazıyordu., yıldızlar falan vardı. Arabada birşey var mı dedim, ya arabayı siktiret araba şirketin dedi, numaramı vereyim bi sıkıntı olursa ara. Yok dedim, sen bi sırtımı kontrol eder misin? Dedi tişörtün pislenmiş şuralar hep simsiyah, başka bir şey yok, dedim o pisti zaten.

Bacaklarıma baktı, morluklar benim yüzümden mi oldu dedi. Yok dedim onlar vardı. Eeeeh o zaman senin birşeyin yok, koç gibisin, hadi eyvallah dedi, tokalaşıp gitti. Hostele yakın bir yerlerdeydim. Bindim bisiklete, belim ağrıyordu. 2 disk fren de ötmeye başladı. Sanırım diskler yamulmuştu ama zaten yorgun ve şaşkın olduğumdan frenler sürte sürte döndüm.

Biraz uyudum, uyandığımda Ashley gelmişti. Hemen konuşmaya başladım. Onun ve benim yatağımın dışında bir de çift kişilik yatak vardı odada. Orada yatacak olan çiftin psikolojisi ve bizim psikolojimiz hakkında konuştuk. Ünlü çeşmenin ilkokul seviyesinde resmedilmiş halini boyamışlar duvara, ona baktık. Sonra odaya bir yatak daha getirdiler, Ashley’nin yatağı artık bir ranza oldu. “Şuradan bi kurtulayım, artık bana hiçbir şey koymaz” dedi Ashley. Hostelcileri çekiştirdik, uyuduk.

Posted in Tur 2012 | Leave a comment

14. gün “Hintli kazığı” 12.07.2012

Sabah 7’de cin gibi kalktım. Dün gece sistit oldum sanmıştım. Yorgunluktan, az su içmekten veya üşütmekten olurmuş. Günde 4-5 litre su içtiğime göre demek ki diğerleri. Neyse ki sabah hiçbir şey hissetmedim. Bugün tek işim göl kenarından çıkıp Roma’ya varmak. Normalde adetim olmayan bir şey yaptım ve internetten 2 gecelik hostel ayarladım. Süper sağlıklı kahvaltı yapıp çıktım yola.

Göl kenarı köyünü geçip tırmanmaya başladım. İçimden soruyorum bir yandan, Roma uzayda mı acaba diye. 2 saat falan tırmandım abartısız.Sonra bir baktım otoyola çıktı 30 kilometredir hiç tabela olmayan yol. “Haydaa” deyip geri döndüm, toprak yola saptım. Bu sefer de İtalyan mafyalarının villalarının ortasına düştüm. Birinin zilini çaldım. 3 dakika sonra falan açıldı bahçenin kocaman demir kapısı, içeriden pala bıyıklı, göbekli mafya çıktı. “Roma ne tarafta” dedim, o da “burada değil, şurdan geldiğin gibi geri dön” dedi. Temem deyip hemen bisikletime binip o yolları hızla geri döndüm. Hatta o korkuyla tüm  tırmandığım dağı geri indim. Sora sora tabelasız işaretsiz yolladan Roma yoluna saptım. İşte beni tongaya düşüren tabelasız Roma sapağı:

Her yol sorduğum kişi bana “yalnız böyle bisikletle gitme o yol çok tehlikeli” dedi. Yeea ben İstanbul’dan geldim kaçılın deyip bir 20 km gittim ama hakikaten çekilecek çile değil. Neredeyse sürttürerek geçen arabalardan gına geldi, tren istasyonu gördüm ve atladım banliyö trenine, 5 durak sonra şehre geldim. Ama kezban gibiyim; ne haritam var ne gps. Sadece kağıda yazdığım hostel adresi. Çok değişik bir yermiş burası dedim çünkü ilk karşıma çıkan görüntü şuydu:

Hostele gidebilmek için şehri boylu boyunca geçtim. En yakışıklı İtalyan erkekleri bulup adres sordum ama hiç biri Gladyatör’ün eline su dökemez. Buldum bulmasına ama o adreste öyle bir hostel yoktu. Şaşkın şaşkın elimde kağıtla gezindim, yok. Gittim yine aynı zile bastım, kadın bu sefer sesini yükseltti: “o dediğin yer başka yerde” dedi. İnsanlara sormaya başladım, kimse bilmiyor. En sonunda evsiz bi amca kulak misafiri oldu ve “aa ben biliyorum orayı, gel götüreyim seni” dedi. Allah dedim nereye düştük. Tren garına yakın hosteller bölgesindeydim, bir hostel adı bağırsan illa bir bilen çıkar diye düşünmüştüm ama bir tek bu amca çıktı bilen. Beni pis bir çamaşırhaneye götürdü “aha burası” dedi. Tamam dedim şarlatanların arasına düştüm. İstemiyorum deyip çekip gidemem de, hem yorgunum hem diğer oteller-hosteller kesin doludur. Hem gidip bağırıp çağırmakta istiyorum adamlara. Bisikletle daldım içeri.

-Burası Korean Guest House mu?
–Evet, buyrun hoşgeldiniz (yavşak ibne Hintli bu konuşan, içeride Koreli falan yok)
-Sizin adresiniz niye yanlış 2 saattir dolanıyorum sizin yüzünüzden
–(çok yavşak bir sırıtışla, ben senin gibi kızgın bayanlarla daha önce çok karşılaştım, seni sakinleştirmesini biliriz ifadesi) bakın bayan burası check-in adresi. Önce buraya kaydolup sonra ayrı apartmanlardaki odalarımıza götürüyoruz.
 

Bir yandan çamaşır ve kurutma makineleri gürültüyle çalışıyor, yerde böcek geziyor, benden terler damlıyor, açlıktan ağzım kokuyor ve etrafta ergen, düngün giyimli turistler var bilgisayarlarını açmış takılıyorlar.

 
-Diğer adreste mi yani benim odam?
–Yok bayan odanızın nerede olduğuna ben şimdi karar vereceğim siz ödeme yaptıktan sonra.
-O zaman internete niye yazıyosunuz yanlış adresi?
–Siz dikkatli okumamışsınız, buyrun bi su verelim bi sakinleşin.

Derken fiyatı 5€ fazla söyledi.

-Taşak mı geçiyosun sen benle?
–Yoo, bu ekstra vergi ödemesi, Roma kent bilmemnesinin karar verdiği fiyat bu.

Niye internete doğru fiyat yazmıyosunuz milleti enayi yerine koyuyosunuz diye söylene söylene ödedim parayı. Sonra ayrılan turist kızlar geldi, her şey için teşekkür ettiler. Çok şaşırdım. Adam da bana ‘bak gördün mü millet memnun, insan ol’ bakışı atarak kızlara dönüp:

–Görüşürüz bayanlar, internete olumlu yorumlar yazmayı unutmayın! dedi.

Bu yavşaklık karşısında hayretler içerisinde kaldım.

-Ben buranın bok gibi bi yer olduğunu yazıcam internete
–(pişkin gülüş) siz bilirsiniz, ama odalarımız çok güzel, kalmadan karar vermeyin. Sizin bu bisikleti ne yapacağız?
-Odama götüreceğim
–Olmaz yer yok. Bodruma koyalım onu. 

Yükleri boşalttım, bu burdan net çalınır, hatta benim böbreklerimi de çalar bunlar diye diye hipster turistlerin arasından geçip bisikleti çamaşırcının pislik yuvası alt katına indirdim. Burası odalardaki çarşaf-yorgan-yastıkların yıkandığı yerdi. Evet çok güzel, tahtakurularına hazırlayayım kendimi, daha bir ay olmadı hostelde kalıp tahtakurularının saldırısına uğrayalı.

Adam düştü önüme, 2 sokak öteye gittik. 3 farklı anahtarla 3 farklı kapıyı açıp odaya ulaştık. Sonra farkettim ki anahtarlar sadece göstermelikmiş, bütün kapılar itince açılıyor. Oda serin, klimayı açık bırakmışlar.

–Nooldu odayı görünce rahatladın güzel kız…

Asabım bozuldu. Adam sırıtarak anahtarları teslim edip gitti. Sinir krizime çişimi yaparken devam edeyim dedim, sonra pis klozeti gördüm. Sabun yok, tuvalet kağıdı yok ve 4 kişilik olan odanın gecesi 30€ (35€).

Amerikalı bir kızdı büyük ihtimalle eşyalarını yayıp gitmiş olan. Ashley yazıyordu sırt çantasının etiketinde. Allahım şu an bir arkadaşa ne kadar da ihtiyacım var. Keşke gelse bir an önce gezmeden de başının etini yesem, hep konuşsam. Konuşmayı özledim. Canım Ashley. Umarım kaltaklık yapıp uyandırmazsın ya da tam ben duş yapmışken klimayı sonuna kadar açıp hasta etmezsin beni.

Yarın bütün şehri bisikletle gezeceğim yoksa asla bitmez. Aç olduğumu hayallere dalmışken farkettim. Yemek çıkınımdan ton balığı-ekmek-salata çıkarıp yedim. 3 konserve bitti ama doymadım. Pislikten yapış yapıştım ve benden daha pis olan banyoya girdim. Elektrik kaçağı olan kurutma makinesiyle saçlarımı kuruttum. Havlum yok, onlar da vermediler. Kahvaltı dahil olan odanın kahvaltısını merak ediyorum gerçekten. Sonra uykulu uykulu bi merak geldi. Camdan gelen geçeni izledim. Bir bisikletli grubu da düşmüştü bu batakhaneye.

Tren garında bi kahve içtim, pizza yedim. Aynı İstanbul burası diye diye odaya dönüp uyudum.

 

Posted in Tur 2012 | Leave a comment