Mélnik

Trenle git, bisikletle dön serisinin yeni bölümünden sevgiler, selamlar! Bu seferki istikamet Mélnik! (okunuşu “Miyelnik”, “Melnik” diye telaffuz edince yüzünüze bakıyorlar sadece) 🙂

Mélnik, Prag’ın (kuş uçuşu) 30 km kuzeyinde bulunan bir kasaba.

15 yüzyıldan uzun süredir yerleşim merkezi olan bu yer iki açıdan oldukça ünlü; ilki şarabı. Hristiyanlık’ın Bohemya’da baş göstermesiyle birlikte kiliseye hizmet emek üzere Mélnik’te üzüm bağları kurulmuş. Şarap üretimi bugün de devam ediyor.

İkincisi ise Vltava ve Elbe nehirlerinin birleştiği nokta oluşu. Vltava Nehri, Çek topraklarında doğup, Elbe Nehri ile birleşene dek 430 km boyunca Çek topraklarında akıyor, yani ulusal bir nehir. (okurken bunu dinleyebilirsiniz)

Elbe (Labe) Nehri de Çek topraklarında doğuyor (Polonya sınırı yakınlarında), ancak çok daha uzun bir yol katederek (kimi kaynaklara göre 1’100 km, kimi kaynaklara göre ise 1’160 km) Almanya’nın kuzeyinde Kuzey Denizi’ne dökülüyor.

Prag’dan Mélnik trenle 50-60 dakika mesafede (aktarma ve rötar durumuna göre süre değişebiliyor).

 

 

 

Birçok yerde olduğu gibi buranın da bir meydanı var ve meydana girmeden önce sizi “Prag Kapısı” karşılıyor. 

 

 

 

 

 

 

Sonra da şehir meydanı “Namesti Miru” (Barış Meydanı)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mélnik Şatosu (şatoyu biraz es geçmişiz) & St Peter ve St Paul Kilisesi (Çek Cumhuriyeti’ndeki en eski kiliselerden biri -MS. 1006) ve kulesi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kilisenin altındaki kemikli kilise. Kutna Hora’dakine benzer, ancak burada fotoğraf çekmek yasak, neye benzediğini göstermek için internetten bulduğum bir fotoğraf

 

 

 

 

 

 

 

Burada 10.000 ila 15.000 insanın kemikleri olduğunu söyleniyor. Sağ tarafta kafatasları ile “Mori” (ölüm) yazılı . Ziyarete başladığımızda radyo dinlemekte olan görevli biletlerimizi kestikten sonra radyoyu kapatıp 5-6 dakika süren bir kayıdı açtı. Hafiften ürperten bir müzikle başlayan ve sonra sakin bir sesin kilisenin tarihçesini anlattığı bu kayıt şu sözlerle son buluyordu: “Biz de bir zamanlar sizler gibiydik, siz de bir gün bizim gibi olacaksınız.”

Kilisenin saat kulesinden görünüm:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Vltava ve Elbe nehirlerinin birleştiği nokta (soldaki Elbe, ortadaki Vltava, sağdaki de Vltava’nın devamı olan kanal)

 

 

 

 

 

 

St.Ludmila Kilisesi

 

 

 

 

 

 

 

Yer altı tünelleri ve su kuyusu (kuyu meydan seviyesinden 35 metre kadar aşağıda başlıyor, bir o kadar da derinliği var)

 

 

 

 

 

 

 

Saat kulesine çıkarken kendimizi rüzgar tünelindeymiş gibi hissettik. Aşağısı da bir o kadar rüzgarlıydı, bir ara Ülker rüzgarla savruluverdi. Böylesi güçlü bir rüzgara çok az yer denk geldim. Rüzgar bizi yeterince dövdükten sonra karnımızı doyurmak için bir hamburgerciye girdik. Burası aynı zamanda bir microbrewery. “Alt notalarda bikbik var, dengeli bitiriş“ ıvır zıvır diye artislik yapamıyorum ama çoğeyi gibi bir hamburger ve mis gibi bira verdiler, sağolsunlar 🙂 (50 cl bira 5,50 TL)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yemekten sonra tuvalette üst-baş değiştirip mataraları doldurdum. Daha önce yazdım mı hatılamıyorum ama Prag’ta çeşme suyu içiliyor, tadı da gayet güzel.

 

 

 

 

 

 

 

 

Ülker’le vedalaşıp saat kulesinin yanından nehre doğru inmek üzere yola koyuldum. Kulenin yanına geldiğim anda rüzgar bana öyle bir çaktı ki az kalsın yere yapışıyordum! 🙂 Bisikleti karşıdan biri itiyormuşçasına güçlü bir rüzgardı, vitesi takır takır hafifletmeme rağmen 3-4 metrelik mesafeyi gidebilmek için ayağımı 3-4 kez yere koymam gerekti. Son duruşta, manzaraya son bir kez bakıp yokuş aşağı inmeye başladım. Buraya baharda ya da yazın gelmenin daha iyi olacağı kesin!

 

 

 

 

 

 

 

Eveeeet, şimdi gelelim işin velespitli kısmına… Bundan sonrası „bir o kıyıya bir bu kıyıya“ şeklinde devam edecek, bu da ilk köprü:

 

 

 

 

 

 

Aşağıdan yukarıya bakış,

 

 

 

 

 

 

 

ve hoşçakal!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Negzel mezarlık

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mezarlıktan sonra bir köyün içinden geçtim, evlerin arasından geçerken anlaşılmıyordu ama evlerin bitmesiyle silkelenmem bir oldu. Sağdan öyle bir rüzgar geldi ki bisikleti çapraz kullanırken buldum kendimi! Bu böyle bir 5-10 dakika devam etti. Etrafa baktığımda heryer dümdüzdü, “Bu daha böyle devam eder“ diye geçirdim içimden. Hal böyle olunca boşuna kavga etmeye gerek yok, müziği açtım, vitesi de “kız vitesi“ne aldım, aheste aheste, sağa yata yata ilerlemeye koyuldum.

Yol boyunca birkaç hara ile karşılaştım. Bu çocuk çok yakışıklıydı:

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Rüzgarın yanısıra ara ara yağmur da yağıyordu. Yağmurluğu giydikten bir süre sonra da duruyordu. 🙂

Yolun en belirsiz kısmına doğru yaklaşıyordum. Belirsizdi çünkü haritaya göre burada karşı kıyıya geçmem gerekiyordu ama bir köprü yoktu. Okuduğum yazılardan birinde (bu yolu kullanmış birinin yazdığına göre) karşı kıyıya geçmek için “kayığa“ binmek gerekiyordu ama mevsim nedeniyle kayığın çalışıp çalışmadığından emin değildim ve kaynakların çoğu Çekçe olduğu için güncel bilgiye ulaşmak her zaman kolay olmuyordu.“Vardır illa ki yeaaağğ…“ deyip yola çıkmıştım artık, olmadı bir yol bulunurdu 🙂

Kayığın ya da daha doğru tabiri ile “feribot“un olduğu kasabaya geldim, tabelayı görünce bir rahatladım. “Tabela varsa ciddi bir müessesedir“ diiye düşündüm, tabelaları takip ede ede limana ulaştım 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ulaştım ulaşmasına da ortalıkta sadece kıyıya bağlı bir kayık vardı, kayıkçıdan ise bir iz görünmüyordu. Etrafa bir bakındım, yukarıda bir tabela gördüm. Yakınına gidip baktığımda günlerin, saatlerin yazılı olduğunu ve bir de zil olduğunu gördüm. “İşte buuu!!!“, zile bastım, kısa bir süre sonra evden ağzında sigara kafasında bereyle bir adam çıkıverdi. Aha da kayıkçı!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu sistem akıntı, dümen ve havai hat ile çalışıyor, motor yok 🙂 Kayıkçı kayığı çözdü, dümeni çevirdi, makarayı sağa aldı… Tahmin ettiğimden hızlı bir biçimde karşıya doğru yol almaya başladık. Adam birşey söyledi, anlamadım. “Çekçe bilmiyorum abi“ dedim, “daha öğrenemedik“, “Zwanzig!“ deyince uyandım, tabi yaa, parasız olur mu o işler hiç! Ücreti takdim ettim abime, bir yirmiliği de kayığın ızgaralarının arasına düşürdüm, abinin yüzü güldü! 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Buradan sonrası artık daha bir belirgindi, 7 numaralı işaretler bana yol gösterecekti çünkü.

 

 

 

 

 

 

 

Yol boyunca buna benzer publar ve bira bahçeleri var. Bisikletler için park da var, gidip bira içmemek için hiçbir neden yok anlayacağınız… Çoluk çocuk burada ama bu mevsimde kapalı.

 

 

 

 

 

 

 

Yollar çok sakindi, bisikletliyi bırakın araba ile dahi çok seyrek karşılaştım. Biraz fotoğraf?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kano şeysi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Köprü şeysi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nelahozeves Kalesi

 

 

 

 

 

 

 

 

Karşı kıyıya geçtikten sonra (nehri batı kıyısı), yol bir süre toprak ama bu kısım yolun en zevkli kısmıydı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(duvarda boltlar vardı, emniyetçi yorulmasın diye de bank koymuşlar, canım yaaa)

Sonra yine karşı kıyıya geçtim, nehir boyunca ilerledim, yol sola kıvrıldı ve içeri doğru yükselmeye başladı. Buradan başlayarak orman yolunda ilerledim. Bu bölge doğal yaşamı koruma alanıymış anladığım kadarıyla. 10-15 dakika boyunca ne bir araba, ne bir insan gördüm. Hoş, böylesi daha iyiydi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yolun bu kısmı, tırmanılan yegane kısımdı. Ama buralar bizim oralar gibi değil, genellikle düz. O nedenle tırmanışlar uzun ve dik olmuyor (genellikle). Bu tırmanış uzundu ama dik değildi, 100 metre kadar yükseldikten sonra dümdüz bir ovaya geldim ve yine rüzgar başladı. Ama bu sefer yağmurla birlikte!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tipi kes! Çemçük ağız keyiften! 🙂

 

 

 

 

 

 

 

 

Çıkış bitince bir iniş başladı, nasıl güzel nasıl güzel…. İnişin sonu da su kenarı ve meşhur A2 yolu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunlarla karşı kıyıya geçiliyor, bisikletlileri de alıyorlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Karşıdakini bekleyenler

 

 

 

 

 

 

 

Tabii ki gezi haritası ve hatırası

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir dahaki yazıya kadar size küçük bir Çekçe egzersizi:

444 > čtyři sta čtyřicet čtyři > çtir(j)i sta çtir(j)iset çtir(j)i

Öpenazi!

About elyaf

genç nekrop
This entry was posted in Avrupa, Bizim Gezi Yazılarımız, Cek Cumhuriyeti, Gezi Yazıları. Bookmark the permalink.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *