Kutná Hora

Prag’tan trenle 2-3 saatte ülkenin neredeyse her köşesine gitmek mümkün. Böyle olunca hafta sonları bir yer belirleyip bir gün gezmeye bir gün de bisikletle güzel yollardan geri dönmeye ayrılabilir aslında.

Bu hafta sonu, uzun zamandır merak ettiğimiz Kutná Hora’ya gitmeye karar verdik. Hava durumu, hafta sonu sıcaklığın 5-6 derece daha düşeceğini bildiriyordu ve geçen hafta başından beri bir tülü kurtulamadığım bir boğaz ağrısı ile uğraşıyordum. Cumartesi sabahı uyandığımda hava durumuna baktım; -13 derece gösteriyordu ama güneşliydi çok şükür!!

 

 

 

Continue reading

Posted in Avrupa, Cek Cumhuriyeti, Gezi Yazıları | 1 Comment

Auckland’ın Doğu Kıyıları

This gallery contains 56 photos.

İstanbul’lu bir pedalbasıcı olarak 1 Ağustos itibariyle taşındığımız dünyanın öbür ucundaki bu güzide şehrimizde bisiklet ana ulaşım aracımız oldu desek yeridir. İstanbul’da yaşarken Kilyos’ta oturuyorduk. İşim ise Beylikdüzü’ndeydi, gidiş geliş 130 km. Heyecan stres az gelmiş olacak ki tam ters … Continue reading

More Galleries | Leave a comment

Karlštejn

Gün geçtikçe alışmaya ve daha çok sevmeye başlıyorum Çek Cumhuriyeti’ni (yeni ama henüz benimsenmeyen adıyla Çekya’yı). Bunun birkaç sebebi var;

  • İstanbul’dan çıkıp gelince aptala dönmüyorsunuz, uyum sağlaması kolay.
  • İnsanlar, bazı ülkelerdeki gibi şımarık, ukala değiller (genelleme için kusura bakmayın), tamam çok sıcakkanlı sayılmazlar ama en azından medeniler ve kendi işlerine bakıyorlar; size de karışmıyorlar.
  • Kavgacı ya da huzursuz değiller. Son 300-400 yıldır da pek savaşmamışlar zaten. İsteyene vermişler ülkeyi “Nasıl olsa sonra ger alırız” deyip ve çoğunlukla da -biraz az, biraz fazla- geri almışlar memleketlerini.
  • İnsanların öncelikleri lüksten ziyade günlük ihtiyaçlarını karşılamak. Biraz geçmişin, biraz da bugünkü ekonomik şartların etkisiyle, insanlar çılgın gibi tüketme alışkanlığından kısmen uzaklar (en azından görebildiğimin büyük bir kısmı)
  • Her ne kadar Avrupa’da da olsanız bir tarafı hâlâ “eski” olan bir ülke. O eskiliğin içinde aradığınız her ne ise denk gelme ihtimaliniz yüksek. Ortaçağa ya da daha yakın tarihe dönmek isterseniz zorlanmadan yapabilirsiniz bunu.
  • Her yere çok yakın ve küçük bir ülke olması nedeniyle gezmesi, görmesi son derece kolay.
  • Tren yolları çok güzel, trenleri de güzel ve ulaşım fiyatları oldukça uygun. (otobüs fiyatları da aynı şekilde)
  • Bisiklet yolları -şimdilik sadece Pragtakiler için söyleyebilirim- baya güzel ve bisiklet yolları üzerinde bira bahçeleri var! (Öyle ki nehrin sağ yakasındaki yoldan kuzeye doğru giderken yolun bir bölümünde 5 kilometrelik mesafede 6 tane bira bahçesi varmış, uzun bir yol yani…) 🙂
  • Meraklısına not; sokakta ot içmek serbest (püfffff)

Bunları sıraladıktan sonra, yukarıdaki maddelerden birkaçını bir araya getiren bir gezi yazısı paylaşmak istedim sizinle. Continue reading

Posted in Avrupa, Cek Cumhuriyeti, Gezi Yazıları | 1 Comment

Nereden gelir bu nehir, nereye akar?

28 Eylül’de Prag’a geldik, daha doğrusu taşındık. Güzel bir şehir Prag, İstanbul’a kıyasla oldukça küçük ve sakin. Şehrin tam ortasından Vltava Nehri geçiyor; o da şehir gibi sakin ve güzel.

Geldiğimden beri Vltava’nın aşağısında ve yukarısında ne olduğunu görmek istiyordum. Çok küçük de olsa bir kısmını görebilmek için bisikletle “aşağı doğru” pedal bastım.

Öncelikle şunu söyleyeyim, burası bisiklete binmek için çok müsait bir şehir. Oldukça iyi bir bisiklet yolu ağı var şehirde. Merkezde ya da merkezin dışında olsun fark etmiyor, etrafta bisikletliler için konmuş sarı tabelalar görüyorsunuz. Bu tabelaların bazıları biraz daha büyük ve üzerlerinde yol numarası, istikamet ve mesafe bilgileri bulunuyor. Bazıları ise daha küçük ve sadece üzerinde olduğunuz yolun hangisi olduğunu ya da … numaralı yola girmek için hangi yöne dönmeniz gerektiğini gösteriyor. Hatta karışıklık olması muhtemel noktalarda yere boya ile oklar çizildiği de oluyor. A1 ve A2 popi yollar, nehrin sağ ve sol kıyısı boyunca uzanan yollar bunlar.001

Continue reading

Posted in Avrupa, Cek Cumhuriyeti | Leave a comment

I’m a pedalbasıcı in New York

Efendim New York’a geleli 10 gün oldu ve bu şehirde bisikletle ulaşım konusunda bir takım tecrübelerim oldu. İşe bisikletle gitmeye başladım, çünkü olması gereken de bu.

2014-06-20 19.54.50

Öncelikle sizi ev arkadaşım Uğur’un bana ödünç verdiği bisikletle tanıştırayım. Kendisine burdan teşekkürlerimi ileteyim.

Burası dümdüz bir şehir olduğundan insanlar hafif, vitessiz ya da az vitesli bisikletler kullanıyor. Ben Manhattan’a köprüden gittiğim için benim bisikletin vitesli olması iyi oldu.

New York’ta, özellikle Manhattan’da çok fazla sayıda ve kaliteli bisiklet yolu var.  Aşağıdaki haritadaki yeşil yollar bisiklet için özel yapılmış yollar, maviler bisiklet şeridi barındıran araba yolları, kırmızılar ise bisiklet şeridi olmayan ama bisikletlilere tavsiye edilen araba yolları.site6

Dün akşam işten dönerken mavi yollardan birinden aşağıdaki fotoğrafı çektim. Görüldüğü üzere gayet rahat bir bisiklet yolu. Bir yan taraftaki trafiğe bakın bir de bisiklet yoluna. Mis gibi değil mi? Gerçi bisiklet yolları da bazen dolu olabiliyor, özellikle Manhattan’ın ortasında (midtown).

Continue reading

Posted in yok | Leave a comment

Yine kara adamlarla bisiklete bindim…

Bu sefer Kenya’nin komsusu Tanzanya’ya. Cunku orada Kilimanjaro dagi var. Bir de Afrika’da baska ulke gormek icin. Aslinda batidan doguya gittikce insanlarin rengi degisiyormus ama burada guneye dogru indigimden herhalde, hepsi ayniydi.

2013-12-24 11.05.17

Continue reading

Posted on by cobanodeccaltes | Leave a comment

cenabet

Günlerden bir iş günü. Havalar henüz serinlememiş ama sabahları 19 derece civarlarında sıcaklık. Hayatında dengeyi yakalama peşindeki bazı çalışanlar gibi ben de işe bisikletimle gitmeye yelteniyorum. Bundan bir önceki işimde de aynı sevdaya yakalanmış ama iş yeri Barbaros Yokuşu’nun tepesinde olunca egzoz dumanı içerisinde bu yokuşu çıkacağıma bir paket sigara içerim daha iyi deyip vazgeçmiştim. Şimdiki iş yerim Kefeliköy’de. Bilmeyenler için sahil şeridinde Tarabya’nın ilerisinde kalıyor diye açıklayayım. Kefeliköy bisikletle gitmeye uygun. Evden uzaklık yaklaşık 20 kilometre. Yol keyifli. E daha ne!
Mesai 8’de başlıyor. 7:40’da iş yerinde olup mümkün olduğunca elimi yüzümü temizlerim; 6:40’da evden çıksam yeter diye hesap yapıyorum.
İş kıyafetlerimi bisiklet heybeme tıkıştırmış, tatlı tatlı başlıyorum pedallamaya. Kuruçeşme’ye kadar trafiksiz caddelerin tadını çıkarıyorum. Dükkan açan esnafa selam vermeler… Keyfim yerinde. Kuruçeşme’de karşıdan esen rüzgarı hissediyorum. Challenge accepted! Bas gaza aşkım bas gaza!
Arnavutköy’den Bebek’e inen hafif yokuştan istediğim verimi alamayıp da pedallamaya devam etme ihtiyacı hissedince tadım kaçıyor az. Planladığım vakitte ofiste olmak için abanmaya başlıyorum. Yollar nispeten boş, sağımda deniz.. oh..

Kefeliköy’e yaklaştığımda iş yerimin olduğu “otoban”a girmeden ara sokaktan gitmek için geçebildiğim bir yerden yolun karşısına geçmeye karar veriyorum. 100 m gibi bir uzaklığı trafiğin tersine gitmem demek bu. Deniz kenarında balık tutan bir kaç kişi var, yol boş. Karşıya tin tin geçerken karşı yönden hızla gelen motoru fark ediyorum. Gök gürültüsü gibi ses çıkardığı için “enem hızlı geçem bu beni görmez” diye pedala abanıyorum ve hızımı alamayıp tekeri kaldırıma sürttürüyorum. Dengem kayboluyor, kendimi tatlı tatlı kaldırıma bırakıyorum.
Motor durmadan geçip gidiyor elbette. Ben de sallamadan ayağa kalkıp gidecekken balık tutanlardan biri “İyi misin?” diyor. “İyiyim ben ya dizimi sürttüm sadece.” deyip yırtık taytımı gösterip sırıtıp basıp gidiyorum.
Hedeflediğim gibi 7:40’ta ofisteyim. Gıcıklık olsun diye peyzajın ortasına bir ağaca kilitliyorum bisikleti. Ofise çıktığımda iş yetiştirmek için erken gelen bir arkadaşım günaydın diyor. Çantalarımı bırakıp kadınlar tuvaletine..
Yüzümü yıkadıktan sonra, dizimdeki sıyrığı yıkarken içerideki hatun tuvalete giriyor. “Aaa iyi misin? N’oldu? Düştün mü ya? Nasıl oldu?”
“Yeaa bir şey yok sürttürdüm sadece.”
“Temizleyelim mi? Yara bandın var mı?”
“Yeaa gerek yok zaten ufak. Ben giyineyim.”
Bi süre daha “Emin misin?”, “Ya valla bak iyiyim.” şeklinde mücadele ettikten sonra hatunu başımdan savıp giyinmeyi başarıyorum.
Bundan sonraki 10 saat bildiğin iş.
“Oh yeah vuhuu!” diye başlıyorum dönüş yoluna.
Tarabya’da tüm arabalar solumdan vızır vızır geçerken yine karşıdan esen rüzgara okkalı bi’ küfür sallıyorum. Sabahın o tatlılığından eser yok. Trafik leş. Kamyon bile var!
Kendimce kamyonlarla yarışarak Baltalimanı’na kadar geliyorum ama rüzgara karşı kasmaktan yorulmuşum zaten. Polisevinin oralarda tekerimin patladığını fark ediyorum.

Bundan bir kaç gün önce Beşiktaş’ta bisikleti kilitlediğim yerde sele altı çantam çalınmıştı. Ne yedek iç lastik ne yama seti.. Off mal mısın kızım yaa yedek iç lastik 5 lira mı ne! Patlayacağı varmış neyse..
Bisikleti bıraksam mı diye düşünürken, taksinin teki yavaşlıyor daha ben el etmeden.
“Bisikleti de alır mısın?”
“Nereye gidiyorsun? Bagaja sığar mı?”
“Ön tekeri çıkaracağım, sığdırırız.”
Bagaja sığdıramıyoruz ama ben adamın konuşmasına bile izin vermeden arka koltukların araya tıkıyorum bisikleti. Ön tekeri de atıyorum bagaja. Adam uyuz oldu. Koltuklar yağ oldu mu diye baktı.
Dolayısıyla ön koltukta yerimi alıyorum.
Normal bir günde taksiyle eve gittim tekeri yama yaptım diye bitirmem gerek hikayeyi ama bugün cenabet.
Ön koltukta oturunca taksiciler hep muhabbet açıyor zaten. Bisikletle başlıyoruz muhabbete, o da motor seviyor. İstanbul trafiğinde zor değil mi?
Sonra öğrencisin sanırım diye devam ediyor. Okul mokul, iş güç konuşuyoruz. Kaç para kazanıyorsun? Benim bir müşteri var bankacı, şu kadar kazanıyor ama haftada 80 saat çalışıyormuş. Vay anasını!.. Taksiciler de çok çalışıyor hayat boyu yapılacak iş değil yani. 30 saattir arabadayım inanır mısın?
Sonra memleket.. Aa benim bir arkadaş askerliğini orada yaptı.
En sonunda muhabbet İstanbul’daki hayatımızdan memnun olup olmamaya geliyor. Taksici Beşir benle ilgili tespitini dile getiriyor (bu sıralarda eve yaklaşmışız): “Sen iyisin yaa.. Keyif alıyorsun hayatından. Gitmezsin sen. Tutturmuşsun düzenini. Senle birgün bi rakı içelim ne dersin? Rakı-balık..”
Yan gözlen bakıyorum: N’oluyo la? Herif yazıyor mu hakikaten muhabbet mi etmek istiyor? E tabi ki yazıyor kızım saf mısın!
Adamı şaşırtıp “Tamam” diyorum. “Numaranı ver ben ararım seni.”
Eli ayağına dolaşıp telefonunu çıkarıyor. “Sen ver numaranı burada bekleme yapamazsın ben sonra çaldıracağım seni..” (o sırada arabalar kuyruk olmuş dat daat).
Numarasını bağırıyor bisikleti tıktığım yerden çıkarırken. Ben de ayarsızca ayı gibi kapattım bagajı.
Hadi bay.
Bisikletin tekerini olduğum yerde takıp tin tin eve doğru yolun karşısına geçiyorum.
“Çaldırmadın hala!” diye bir ses duydum arkama baktım: Bir tur atmış geri gelmiş Taksici Beşir ama trafikten duramayıp basıp gitti.
“He hee çaldıracam bi’ dur hele”

Posted in yok | Leave a comment

“İnsan yiyen aslanların oradan geçeceğiz ama gece çıkıyormuş onlar” – 19.10.2013

ikinci gün

Dun aksam yemeginde “sabah 4’te kalkip, kahvalti edip, 5’te yola cikacagiz” dendiginde benden soyle bir ses cikti “hehehehahahahaha”. Benden baska kimse gulmedi. Saka yapmamislar, gercekmis. Aglayarak yatip aglayarak uyandim. Ilk kalkip hazirlananlardan biri de bendim. Grubun Alman’i. Highway View Hotel’in tum odalari doldu dun gece ve her odanin kapisinda da bisiklet vardi.

2013-10-19 06.46.04
Continue reading

Posted in Afrika bisiklet turu, Bizim Gezi Yazılarımız | Tagged , , | Leave a comment

“Hep yokus asagi oralar” dediler gittim – 18.10.2013

“Nairobi’nin rakimi 1800m, Mombasa’nin rakimi sifir. Saldinmi assagi Mombasa’dasin…”

Daha once bir bisiklet turu yaptim. Kendi basima. Hizima, molalarima benim karar verdigim, yorulunca hemen bir agac golgesi bulup yerlestigim bir turdu. Viyana’dan Istanbul’a gelmistim. Simdi ise dogu Afrika’dayim. Ise giderken bisiklete biniyorum. 2 tanecik yokus cikiyorum diye kendimi kondisyonlu saniyorum. Sik sik bozulan bisikletimi tamirciye goturuyorum. Ve bir gun bu tamircide bir duyuru goruyorum; “Nairobi’den Mombasa’ya bisiklet turu! Siz de bize katilin!”.

2013-10-22 08.02.09 HDR

Zor olacagini bile bile gidiyorum. Iste bu hikaye, bir piknikcinin Afrikalilarla sidik yaristirmasinin hikayesi…

Birinci Gun – 18 Ekim 2013

Bu benim Nairobi’de kullandigim bisiklet. Sahibi kara buyu yaptigini icin sik sik bozulan, dunyanin parasini harcadigim ama “deger benim bebeyime” dedigim pisikletim:

2013-09-29 17.04.54

Sabah 4 bucukta kalktim. 12 kilometre otedeki sehir merkezinde bulusulacak. Bisikletin ayna kolu yamuk, zincir her pedallamada on arttiriciya surtuyor. Hic profesyonel degil, hatir hutur sesler cikara cikara bulusma noktasina variyorum. Simdiden yoruldum. Sabah bisiletimi tamir etmeye soz veren cocugu yolda goruyorum. Onden gidecek olan gruba katilacakmis. Bulusma yeri her zaman gittigim bisikletci. Herkes bir el atiyor ama bu bisiklet duzelecek gibi degil. Hemen biri evi ariyor, bir digeri  arkadasini. Bir dag bisikleti getiriyor guclu ama zayif afrikali cocuk sag eliyle ittire ittire. “Al iste bununla gideceksin, hadi hemen yola cikiyoruz!

2013-10-20 09.41.10

Herkes gruplar halinde ayrilmaya basladi ve ben sona kaldim. Herkesin yaris bisikleti var benim kamyoncu gibi dag bisikletim var. Uffff hadi gidelim (yalniz herkes beni bekliyo gitmek icin ve ben trip yapiyorum). 4 kisi kaldik. Gruptaki tek kiz ben degilim neyseki, siyah bir kiz daha var. Gruptaki tek beyaz da ben degilim. Amerikali suratsiz bir cocuk buraya is aramaya gelmis 1 ayligina ve bisikletini de getirmis. Ama o onden hizli gidenlerle gitti. Kimse yaninda birsey tasimiyor, herkes bizi sonradan takip edecek olan arabaya birakti esyalarini. Lastik tamir malzemelerini ve sularini tasiyorlar birtek. Ben kucuk bir canta icinde kuruyemis ve ilk yardim malzemesi tasimaya karar verdim. En cok korktugum sey aclik.

Yola ciktik, Istanbul trafiginden beter bir trafikte sehrin disina dogru aralardan artis hereketlerle suzule suzule ciktik. Birbirimizi ordek yavrusu gibi takip edip araya 20 santimden fazla bosluk vermedik, yoksa hemen araba giriyor araya. Derken beyaz bir araba sag yanimizdan gecti (burda trafik soldan), onumuzden dogru birden sola kirdi. GUM!. En ondeki cocuk arabanin altinda surundukten sonra kenara savruldu. Frenlere asildik 1’er santimle kurtardik arkadaki 3 kisi olarak. Cok sakinim ama deliriyorum. Ellerim titreyerek ilkyardim malzemelerini cikardim. Bir yandan sofore bagiriyorum:

“NASI BI MALSIN LAN SEN! SENIN TEK YAPMAN GEREKEN O KOCA KICINLA ARABADA OTURUP AYNALARI KONTROL ETMEK VE SEN BUNU YAPMIYORSUN. SENIN GOZUN VAR, BEYNIN VAR AMA BUNLARI KULLANMIYORSUN. GERIZEKALISIN SEN. CEKIL DOKUNMA O PIS ELLERINLE! DEFOL! SEN BU COCUGU OLDUREBILIRDIN. SEN NASIL BIR HATA YAPTIGININ FARKINDA MISIN? SENIN BIR SALAKLIGIN BIR INSANI OLDURUYORDU!…”

Sonra donup cocuga baktim, dizleri kollari ve omzu kanarken cocuk tutmus bisikletimde bisey varmi diye kontrol ediyor. Akli gitti bisiklete birsey olacak diye. Sonra bir de ona atarlandim. “Duzgun dur! Simdi yaralarini temizleyecegim.” Ellerim titreyerek temizledim, krem surup kapattim. Siyah deri kanayinca cok da dramatik durmuyor bizimki gibi. Ama icindeki et yine beyaz, kani temizleyince beyaz et cikti sasirdim.

Marry (diger kiz) dua etmeye basladi korkudan. Hadi hadi devam diyerek toparlanip yola devam ettik. Sanayi bolgelerinden gectik. Ben hala yokus inecegiz diye bekliyorum. “Yokus asagi yol ne zaman baslayacak ya” diye soruyorum, guluyorlar.

2013-10-18 11.00.05

Ruzgar, sicak, dunyanin en zehirli mazotuyla calisan minibusler, otobusler, onbinlerce tir  ve yokuslar. Bisiklet boyuma uymuyor, her yanim agriyor. Allahim nedir bu cile! Ilk mola yeri nerede diye soruyorum 40. kilometredeyken, kimseden ses cikmiyor. Artik metal muzik de gaz vermiyor. Yen favorim Asian Dub Foundation. Gec gelen mutluluk.

Agliyorum. Cisim geldiiii, aciiiim, cok sicak, cok soguk, kicim agridi, basim agriyo falan artik sacmaliyorum. Salama denen koye variyoruz. Ben kaskimi cikarim tek birsey soyluyorum; “Ben bugun 1 metre daha gitmem!”. Ve gitmemiz gereken 90 km daha var. O kadar yorgunum ki acligimi hissetmiyorum. Onlar yemek yerken Marry sadece meyve yiyor. Ben de agzim yorgunluktan ayrilmis, dudaklarim catlamis, omuzlarim haslanmis bir sekilde karsilarinda konusmadan oturuyorum.

2013-10-18 12.57.16

Sonra yolda karsilastigimiz bizim gruptan iki bisikletciyle birlikte yola cikmaya hazirlaniyorlar. Gelmeyecegimi anlayamadilar. Bir sure onlara bunun bir saka olmadigini, arkadan takip eden arabayi bekleyecegimi anlattim. “Ya Merve en zor kismi tamamladin, bundan sonrasi hep yokus asagi!”. Bi siktirin gidin sizin yalanlariniza karnim tok artik. Iste buyrun egim haritasi:

Screen Shot 2013-10-24 at 10.29.06 PM

Marry’nin gonlu razi olmadi. Benimle kalmaya karar verdi. Iki kiz, karsimizda bize sigir gibi bakan mahallenin gencleriyle bas basa kaldik. Sonra takip arabasini kullanan bisiklet tamircimi aradim, ogrendimki basina bir suru sey gelmis arabanin, lastigi patlamis. Yalan mi dogru mu bilmiyorum ama tam 5 bucuk saat o koyde bu arabayi bekledik. En son kendimizi koyun birahanesinde icerken bulduk.

2013-10-18 16.11.26

Bu bes bucuk saat boyunca 3 evlenme teklifi aldim. En son Masaai’nin yerlileri 150 inek vermislerdi bana, buradakiler de donumlerce KHAT tarlasi bahsetti. Khat boyle ciyneyince zihni acan, azicik da kafa yapan, bardakilerin butun gun cignedigi bitki.

wn20130910s1a-870x541

Derken yagmur basladi. Biz koylulerle ve mustakbel kocalarimizla vedalasip arabaya atladik. Trafik, kaza, polis derken 2 saatte 90 kmyi bitirip ilk gece konaklayacagimiz koye geldik. Su yok, elektrik yok. Afrika fakir ulke. Dus almak luks. Damla damla akan suda dus aldim, cunku bozulan psikolajimin yerine gelmesi lazim. Aksam yemegine gidecek halim yok, kimseyle konusmak istemiyorum. Gruptan neredeyse hic kimseyi tanimiyorum, cunku herkes 5 saat once vardi buraya. Tanismak istemiyorum. Uyumak istiyorum. Ama acim. Neyse tir soforlerinin yol boyu park ettigi tozlu toprakli yerlerden yuruyup kamyoncu lokantasina gittik. Spagetti ve kiymali sos. Ama oyle bir doldurmuslar ki tabak iki kilo. Hepsini yedim. Sonra uyudum. Odanin yataginda kulaga kacanlar yuruyordu. Ustune yattim hepsinin. 103 km.

2013-10-19 06.47.03

Posted in Afrika bisiklet turu, Bizim Gezi Yazılarımız | Tagged , , , , , | Leave a comment

31.07.2013 Gümüşdere – Kısırkaya orman katliamı

3. köprü ve Kuzey Marmara otoyolu söylentileri başladığından beri zaten huzursuzdum. Köyün delisi gibi senelerdir her mecrada, her sosyal ortamda bu projenin İstanbul için bir facia olacağını paylaştım durdum. Fakat ulaşabildiğim sınırlı insan ve malum medyanın konu hakkındaki karartması çok az insana ulaşmama sebep oluyordu. Fakat daha da önemlisi paylaştığım insanlardan da beklediğim ilgiyi göremiyordum.

Sanırım insanların tepki göstermesi için bazı şeyleri gözlerine sokmak gerekiyor. Medya ve mevcut yaşam düzenimiz bizi öyle tepkisizleştirmiş ki bir ağaç kafamıza devrilmeden sesimizi çıkarmaz hale gelmişiz. Gezi olaylarında da başımıza gelen tam buydu. Taksim meydanında amcalar teyzeler gençler aslında aylardır yağmur çamur demeden bildiriler dağıtıyor, imzalar topluyor, megafonlarla birebir insanları bilgilendiriyordu. Buna rağmen insanlarda çok tepki yoktu, taa ki iş makineleri parka girene kadar. Mekanın simgeselliği, aşırı göz önünde oluşu, STK’ların özverili çalışması, başbakan’ın otoriter hukuksuz tavrı ve polis şiddeti insanların ayaklanmasına sebep oldu ve park şimdilik kurtuldu.

3. Köprü temel atma töreni tam da bu döneme denk geldi. Başbakan İstanbul’un ölüm fermanının imzalayacak projenin temelini atarken bile “siz ne derseniz deyin, ne yaparsanız yapın, biz kararımızı verdik, Topçu Kışlasını yapacağız” diyerek gündemi Gezi Parkına çevirmeyi başardı. Köprü ve Otoyol projesiyle ilgili tartışma da gene başbakanın belirlediği gündemle genel olarak Yavuz Sultan Selim ismi ve devlet eliyle Alevilere uygulanan ayrımcılıkla sınırlı kaldı. Burası kafalardan uzak ama insanlar hayatlarında oluşacak değişimin, tahribatın ve aslında buranın kendilerine ne kadar yakın olduğunun farkında değil. Burada binlerce Gezi Parkı üç beş şirketin şahsın rantı uğuruna katlediliyor. Hani kurbağa yavaş yavaş ısınıp kaynayan suyun içinde öleceğini anlamazmış ya tam öyle bir durum söz konusu. Tek tesellim Gezi olayları ve ardından şehre yayılan mahalle forumları sayesinde konu artık gündemde, insanlar durumun farkına varıyor.

Eskiden beri girdiğim bir orman rotası vardı. Hatta yaptığım gezi ve izlenimlerimi burada da daha önce paylaşmıştım. Evimiz bu rotaya yakın, insanlar yoğun gündemle boğuşurken yaklaşık bir aydır ormanın içinden motorlu testere ve iş makinesi sesleri gelmekteydi. Nihayet geçen hafta evin karşısındaki tepenin üzerindeki ağaçlar kesilmeye başlandı ve iş makineleri görüş alanımıza girdi. Zaten Atlas Dergisi Temmuz sayısında çıkan fotoğraflar yeterince midemi bulandırmıştı. Bisikletime atlayıp ne olup bittiğini bir de kendim göreyim dedim. Hanıma da rescue verdim, bak dedim şu tarafa gidiyorum foto video çekeceğim, dayak falan yiyebilirim, şu saate kadar dönmezsem haberin olsun.

İnsan kendini ne kadar hazırlarsa hazırlasın gördüğü manzara karşısında uğradığı şok tarif edilemez. Uzaktan kel tepeler şeklinde gözüken kesim alanlarına yaklaştıkça durumun vahameti ortaya çıkıyor. Hükümetin yaptığı sınırlı bilgilendirmenin de yalan olduğu ortaya çıkıyor. Ormanın kıyısından geçecek denmiş, yalan. Zaten çok büyük bir alan değil ki Belgrad ormanı, tepedeki yangın kulesine çıkınca İstanbul’un korkutucu silüeti, bütün büyük kuleler sanki elini uzatınca değecekmiş kadar yakın. Ormanın kıyısı dedikleri devasa bir orman alanı bölünmüş vaziyette. Ormanın kuzeyi ve güneyi arasındaki ilişki tamamen kesilmiş. Viyadükler olacak, otoyol tepeden tepeye atlayacak denmişti, yalan. Tepelerin arasındaki çukurluk alanlar da tamamen traşlanmış. 50-100 metrelik şeritler halinde orman alanları ay yüzeyine çevrilmiş. Ve Gümüşdere’nin hemen güneyinde istiflenmiş korkunç miktarda kesilmiş ağaç var. Birkaç ağaç falan değil, yüzlerce metrelik odun yığınları. Fakat bu katliamı ağaç sayısına indirgememek lazım. Her ne kadar şimdiden yüzbinlerce ağaç kesilmiş olmasına rağmen asıl kaybedilen “ormandır”. Yaşanacak orman kaybı da sadece kesilecek ağaçlarla sınırlı olmayacaktır. 3. Hava alanı ve etrafında oluşacak yerleşim, Durusu – Çiftealan Köyleri arası otoyolun kuzeyine kurulacağı rivayet edilen milyonlarca kişilik yeni şehir, otoyolun Göktürk çıkışı ve kavşağı etrafında oluşacak yerleşimler (bkz. Kavacık, Ümraniye) mevcut ormanın en az yarısını bitirecektir. Zaten esasen bu yol da bir hiçliğin ortasında, inşa edilecek bu projelere altyapı olsun diye tamamen rant amaçlı yapılmaktadır.

Kuzey rüzgarlarıyla şehre oksijen pompalayan dibimizdeki ormanı yok ediyoruz. Mevcut su kaynaklarımızı korumadığımız gibi Melen çayını kurutup, İğneada’dan su taşımaya çalışıyoruz. İğneada’dan gelen suyu depoladığımız Durusu gölünün yanından da yol geçirip hava alanı yapıyoruz. Bütün bunları hangi mantığa sığdırdıklarını merak ediyorum, gelecek nesillere kim hesap verecek?

Katliam da tam şu anda olanca hızı ile devam etmekte. Şehrin geleceğini kurtaracak halk tepkisi ne kadar yeterli olacak önümüzdeki günlerde göreceğiz.

 

Fotoğraflara da buradan bakabilirsiniz..

Posted in Gezenlerin Yazdıkları, Gezi Yazıları, yok | Leave a comment